Sana oldukça komik bir şey anlatacağım şimdi. Mars’a gideceğimi sanırken dolanıp dolanıp kendimi lisemin olduğu sokağın yan sokağındaki fabrikada çalışırken bulmam komik bir şeydi bir zamanlar. Yani genelde pek uzağa gidememe ama en uzağa gideceğine aşırı inanma gibi bir problemim hep oldu.
Sanırım yine aynı şey oldu. Gittim gittim gittim. Çok şey değişti, çok yol kat ettim sandım. Gel gör ki o sabah yine Ümraniye Kadiköy minibüsündeydim. 10 sene öncesinden tek farkım birkaç beyaz saç teli ile daha kaslı bacaklardı. Bu duruma çok sinirlendim haliyle. Bir sinir krizinin eşiğinde olduğumu hissediyordum. Ama artık çok geçti. Sakinleşmeyi başaramadım. O sinirle çantamdaki tamponları bir Ninja hızıyla şoförün kulaklarına soktum. Zavallı şoför daha ne olduğunu anlamadan beynine ulaşan tamponların da etkisiyle kıkırdamaya, arka koltuktaki kadınlarla dedikodu yapmaya başladı. İtiraf etmeliyim ki böyle olmasını beklemiyordum. İçgüdülerime güvenmiştim sadece.
Şoförü eledikten sonra elindeki tespihi devralarak direksiyona geçtim. Elbette o ana kadar birkaç saniye süren bir macera yaşadık. Minibüs şoförümüz sadece kadın şoförlerin yapacağı bazı akıl dışı manevralar yapmaktan kendini alamadı. Neyse ki zamanında müdahale etmiştim.
Artık direksiyondaydım. İnmek isteyen, çığlıklar atan yolcuları duymazdan geldim. Şimdi onlarla uğraşamazdım. Sinir krizi geçiriyorsanız arasında durup mantıklı bir hareket yapmazsınız.
Bastım gaza. bir yandan da İsmail YK'nın "bas gaza yavrum bas gaza" şeklindeki dizelerini mırıldanıyordum. gerçekten delirmiş olmalıydım. Artık yolların yegane hakimi bendim. Beni kimse durduramazdı. Yolculardan birkaçı denedi gerçi ama ileri düzeydeki kung fu bilgimi hesaba katmamışlardı. İstemeden de olsa beni durdurmaya çalışan bazı yolcuları ufak şoför camından dışarı atmış olabilirim. Bilemiyorum. Kendimi kaybettiğimi söylemiştim. detayları hatırlamamı bekleme benden.
Bazı yolcular bu hengamede polisi aradı. Elbette peşimize büyük bir polis konvoyu takıldı. Ama hepsini atlatmayı bir şekilde başardım.
İlkinde taksimdeki bir mitinge daldım minibüsle. Taksimde miting olduğunu nerden mi biliyordum? Komiksin gerçekten. Taksimde hep miting vardır. Şansım yaver gitmeseydi şükrü saraçoğlu stadına giderdim. Zira orda da hep bir şeyleri protesto eden Fenerbahçeliler bulabilirdim. (protesto da bayan topesto’yu hatırlatıyor bana.)
İkinci kaçışım edirne yolunun üzerinde otlamakta olan bir manda sürüsüne dalarak oldu. Başarmıştım. Sınıra az kalmıştı. Sınırdan geçince hangi ülkede olacağımı bile bilmiyordum halbuki. Yol ve yön bilgim pek iyi değildir.
Sınırdaki gişelerden para ödemeden ve pasaport göstermeden hızla geçtim. Arkamdan bağıran polisleri göz ardı ettim. Kendimi durduracak değildim bu saatten sonra. Artık yabancı ellerde olduğuma göre durup rahat bir nefes alabilir, yolcuları da serbest bırakabilirdim. İnanılmaz mutluydum. Sonunda gerçekten gidebilmiştim.
“etrafın sarıldı hiçbir yere kaçamazsın” diye bağıran polisi duyduğumda önce bunun bir hayal olduğunu sandım. Beynim geri dönmem için bana oyun oynuyor olmalıydı. Minibüsün içinde bir o cama bir bu cama koşup olayı anlamaya çalışıyordum.
Çok uzun sürmedi anlamam. burayı çok iyi tanıyordum. Resmen boğaz köprüsü çıkışından sonraki E-5 Altunizade girişindeydim. Hay bin pusula… demek sınırı geçtiğimi sanırken boğaz köprüsünü geçmiştim. Kendimi elm sokağı kabusunun o meşhur sahnesinde gibi hissediyordum. Dolanıp dolanıp aynı yerde buluyordum kendimi. Yine fazla gidememiştim işte. Kendimi başka ülkede sanırken Ümraniye yoluna düşmüştüm.
Kaderime isyan ederek indim minibüsten. En iyisi koşarak köprüden atlamaktı. Öyle de yaptım. Ama ölemedim. Kendimi büyük bir şilebin içinde buldum. Bu, çinden mal getiren bir yük gemisiydi. Yanımda evraklarım olmadığı için kaçma girişimim çok olsa da gemiden bir daha inemedim ama olsun gezip duruyorum dünyayı. En azından uzaklaştım. Şu an bu satırları yazarken Vietnam açıklarındayım. Su çok güzel. Burası boy. Gelsene.
Hindistan açıklarında gerçekleşen kaçma girişimlerimden biri. suya ayağım değemeden halatımı gemiye geri çektiler maalesef.
5 Ekim 2012 Cuma
4 Ekim 2012 Perşembe
happy tummies
Hani denizden gelirsin, o sırada yolda güneşin de etkisiyle iyice ürpermişsindir. Hele bir de üzerindeki bikini ıslaksa o ürperti üşümeye kadar gidebilir. Özellikle ayakların ıslak ıslak üşüyordur tam. Evin verandasındaki hortumda ayaklarını yıkamak üzeresindir. Bazı günler verandaya ilk giren sen olursun. O hortumun içinde biriken sıcacık su ile ayaklarını ılık ılık yıkarsın o günlerde. Bazı günler ise o suyu bitiren birileri olur ve sen buz gibi suyla yıkarsın ayaklarını “ay, aman, oy” nidalarıyla.
Bugün verandaya ikinci giren tatilciyim ben. Ayaklarım dondu aq.
Bu konuda neler yapabilirim diye baktım. Önce bir supernatural patlattım. Kesmedi. Ben de en iyisi daha fazla aksiyon yaratayım dedim. Ağzımı sebil’e dayadım. (sebil de çok sefil bir kelime) bütün damacanayı bitirdim. Günün geri kalanında 28 kere tuvalete koşmayı planlıyordum. Böylece sıkılmaya vaktim olmayacaktı. Lakin hayat zor ve acımasızdı bebeğim. Karnım şişti şişti şişti ve haliyle tuvalete koşarken dengemi kaybettim. Göbeğimin üstünde merdivenlerden yuvarlandım. Bir penguenden farkım kalmamıştı. Üç katı göbek üstü inince düzlüğe çıktığımda bile hızım kesilmedi haliyle. Koşuyolu sokaklarında göbeğimin üstünde kaymaya devam ettim. Bir süre sonra göbeğim sürtünmeden dolayı fazlasıyla gıdıklandığından kahkahalarla gülmeye başladım.
Bunu gören diğer sıkılan insanlar, bu yaptığımın işe yaradığını zannedip göbeklerinin üstüne atlayıverdiler. Kahkahadan nefesim kesilmiş olmasa onları durdurur, “durun, bu sandığınız kadar eğlenceli bir şey değil.” Derdim. Diyemedim.
Artık peşimde 150 kişilik bir kalabalıkla göbek üstü Kadıköy’e doğru gidiyordum. Haliyle trafik kilitlendi. İnsanlar arabalarından inip bir süre bizim ne yaptığımızı anlamaya çalıştılar. Gıdıklanan göbekleri yüzünden bir süre sonra kahkahalara boğulan insanların neşesini gören şoförler arabalarını bırakıp bizimle kaymaya başladılar.
Koşuyolu adeta terkedilmiş bir kasabaydı artık. insanlar evlerinden ofislerinden arabalarından çıkıyor, göbek üstü beni takip ediyorlardı. Bir süre sonra yokuş aşağı gittiğimizi fark ettim. İnsanları uyarmak istedim ama beceremedim. Becerebilseydim de sesimi duyuramazdım. Kadıköy sokakları kahkahadan çınlıyordu. Kahkahalar ancak hepimiz denize döküldüğümüzde son buldu. Artık o kadar kalabalıktık ki denize dökülmemiz ciddi bir dengesizlik yaratmıştı. Ani bir dalga Kadıköy’ün yarısını sulara gömdü. Gemilerin büyük bir kısmı battı. Çok insan öldü. Ölen balıkları ya da yolda ezdiğimiz kedileri saymıyorum bile.
Yine de çok eğlendim. Sebil fikri hiç de fena değildi.
Bugün verandaya ikinci giren tatilciyim ben. Ayaklarım dondu aq.
Bu konuda neler yapabilirim diye baktım. Önce bir supernatural patlattım. Kesmedi. Ben de en iyisi daha fazla aksiyon yaratayım dedim. Ağzımı sebil’e dayadım. (sebil de çok sefil bir kelime) bütün damacanayı bitirdim. Günün geri kalanında 28 kere tuvalete koşmayı planlıyordum. Böylece sıkılmaya vaktim olmayacaktı. Lakin hayat zor ve acımasızdı bebeğim. Karnım şişti şişti şişti ve haliyle tuvalete koşarken dengemi kaybettim. Göbeğimin üstünde merdivenlerden yuvarlandım. Bir penguenden farkım kalmamıştı. Üç katı göbek üstü inince düzlüğe çıktığımda bile hızım kesilmedi haliyle. Koşuyolu sokaklarında göbeğimin üstünde kaymaya devam ettim. Bir süre sonra göbeğim sürtünmeden dolayı fazlasıyla gıdıklandığından kahkahalarla gülmeye başladım.
Bunu gören diğer sıkılan insanlar, bu yaptığımın işe yaradığını zannedip göbeklerinin üstüne atlayıverdiler. Kahkahadan nefesim kesilmiş olmasa onları durdurur, “durun, bu sandığınız kadar eğlenceli bir şey değil.” Derdim. Diyemedim.
Artık peşimde 150 kişilik bir kalabalıkla göbek üstü Kadıköy’e doğru gidiyordum. Haliyle trafik kilitlendi. İnsanlar arabalarından inip bir süre bizim ne yaptığımızı anlamaya çalıştılar. Gıdıklanan göbekleri yüzünden bir süre sonra kahkahalara boğulan insanların neşesini gören şoförler arabalarını bırakıp bizimle kaymaya başladılar.
Koşuyolu adeta terkedilmiş bir kasabaydı artık. insanlar evlerinden ofislerinden arabalarından çıkıyor, göbek üstü beni takip ediyorlardı. Bir süre sonra yokuş aşağı gittiğimizi fark ettim. İnsanları uyarmak istedim ama beceremedim. Becerebilseydim de sesimi duyuramazdım. Kadıköy sokakları kahkahadan çınlıyordu. Kahkahalar ancak hepimiz denize döküldüğümüzde son buldu. Artık o kadar kalabalıktık ki denize dökülmemiz ciddi bir dengesizlik yaratmıştı. Ani bir dalga Kadıköy’ün yarısını sulara gömdü. Gemilerin büyük bir kısmı battı. Çok insan öldü. Ölen balıkları ya da yolda ezdiğimiz kedileri saymıyorum bile.
Yine de çok eğlendim. Sebil fikri hiç de fena değildi.
3 Ekim 2012 Çarşamba
ich will
annem berlin nazi kız subay okulu son sınıftayken (soldan 4.)
Talep bir sanattır. Arz konusunda bir şey diyemem. Ama talep konusunda çok ısrarlıyım. İstemek zor zanaat. En son bakkala gitmek yerine komşudan ekmek istediğim için geceyi kapıda geçirmiştim. Eski nazi subaylarından olan Helga Lihtenştayn isimli annem, kapıya koymuştu beni. Henüz yedi yaşındaydım. Bir daha bir şey istemedim. Sonrasında buluşmamıza 10 dakika geç kaldığım için de gün boyu burnumu sıkıştırdığı mandalı çıkarmamıştı. Bir daha bir yere geç de kalmadım o nedenle. Evet biraz travmatik bir çocukluk geçirdim. Ama olsun. Prensiplerim var. prensip prensten geliyor olabilir mi? Düşündüm. Olamaz. Zira prenslerin genel profili prensip sahibi olmayan, nerde güzel bir hatun orda sabahlayan, genelde ülkenin bütün genç kızlarının evine bir sebep uydurup girip çıkan, o balodan bu baloya koşan ergenler şeklinde. Hayatlarının aşkını bulunca değişiyorlar ama olsun. O ana kadar bir başıboşluk, bir vurdumduymazlık…
Ama krallar öyle mi ya? Birbirinden prensipli insanlardır krallarımız. Belki de bu tezatı vurgulamak, insanları ters köşeye yatırmak, ironi yapmak için kraldan değil de prensten türemiştir prensip. Ya da bir zamanlar sona eklenen –ip eki olumsuzluk anlamı taşıyordur. Bilemeyiz. Aslında bilebiliriz ama bilmesek de olur yani. Şimdi kim google’lıycak… pehey… işimiz var gücümüz var. öyle her şeye de bakmayalım zaten. Bazen bilgiden daha kıymetlidir uydurmak.
Sonuç olarak istemeyi öğrenmek lazım bir ara. Bazı insanlar mesela çok güzel istiyorlar. Onları inceliyorum enine boyuna. Şöyle cümleler kuruyorlar. “aşkıııııım bana şu pabucu alsanaaaaaa” ya da “kanka ya, bu gece bana takılsana lan” ya da “annecim bi 100 bin ateşlesene.” Bayılıyorum ben bu insanlara. İdolüm onlar benim. Mesela benim dilimde tercümesi şöyle oluyo bu cümlelerin. “aaaa aşkım bak şu ne güzelmiş. Hmmmm.” Ya da “kanka çok yalnızım be” ya da “para mı? Hmmm… yanımda yok ama yakında gelicek işallah annecim. Sen takma kafana.” Bu talep mercilerinin kaçının kafası basar, kaçı anlamamazlığa gelir, kaçı anlasa da siklemez bilemeyiz. Hep bir muamma, hep bir süphe. Belki bu da ayrı bir güzellik. Sürprizlerle dolu bir hayatım var yani. Oh. Ne mutlu.
Yukarıdaki cümleler olmayan insanlara hitaben tabi. zira anneme böyle bir cümle kuramam ben. Ondan bir talepte bulunduğumda yumruğunu masaya vuruyor hala “nein nein nein” diye. Artık emekli olduğunu anlatamadım bir türlü. Arada tüpçüye işkence yaptığı da oluyor mesela. Sonra “kusura bakma evladım alışkanlık” diyerek gönlünü alıyor ama olan oluyor bazen. Böyle böyle birkaç tüpçüyü telef etti. o ayrı bir hikaye tabi.
Ben şu talep ustalarına dönüyorum yine. Bunların bir özelliği de istedikleri şeyleri genelde almaları. Sanırım isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara mantığı cidden geçerli bir mantık. Ben vermeyenini pek görmedim. Ama o iki yüzünü de kara çıkarmak istemeyen talep mercilerinin iki yüzlerinde birden okunan o tiksintiye ne demeli? Ha sorarım size ustalar? Onu nasıl görmezden geliyorsunuz? Benim asıl derdim bu yani. Yoksa ben de kurarım o cümleyi. Ne var yani? Dümdüz cümle işte. Asıl zor olan ima zaten. İşte ben o içinden küfreden yüzü görürsem ne yaparım bilmiyorum. Acaba yüzlerine bakmasam olur mu? Yani “aşkıııım bana şu pabucu alsanağ” diyerek ters yöne doğru koşarak kaçsam hemen. Hem dramatik de olur sanki. “Aha delirdi karı pabuç yüzünden alıym bari” derler belki. Bilemedim. En iyisi anneme sorayım.
Sordum. “wonderbra” dedi.
Talep bir sanattır. Arz konusunda bir şey diyemem. Ama talep konusunda çok ısrarlıyım. İstemek zor zanaat. En son bakkala gitmek yerine komşudan ekmek istediğim için geceyi kapıda geçirmiştim. Eski nazi subaylarından olan Helga Lihtenştayn isimli annem, kapıya koymuştu beni. Henüz yedi yaşındaydım. Bir daha bir şey istemedim. Sonrasında buluşmamıza 10 dakika geç kaldığım için de gün boyu burnumu sıkıştırdığı mandalı çıkarmamıştı. Bir daha bir yere geç de kalmadım o nedenle. Evet biraz travmatik bir çocukluk geçirdim. Ama olsun. Prensiplerim var. prensip prensten geliyor olabilir mi? Düşündüm. Olamaz. Zira prenslerin genel profili prensip sahibi olmayan, nerde güzel bir hatun orda sabahlayan, genelde ülkenin bütün genç kızlarının evine bir sebep uydurup girip çıkan, o balodan bu baloya koşan ergenler şeklinde. Hayatlarının aşkını bulunca değişiyorlar ama olsun. O ana kadar bir başıboşluk, bir vurdumduymazlık…
Ama krallar öyle mi ya? Birbirinden prensipli insanlardır krallarımız. Belki de bu tezatı vurgulamak, insanları ters köşeye yatırmak, ironi yapmak için kraldan değil de prensten türemiştir prensip. Ya da bir zamanlar sona eklenen –ip eki olumsuzluk anlamı taşıyordur. Bilemeyiz. Aslında bilebiliriz ama bilmesek de olur yani. Şimdi kim google’lıycak… pehey… işimiz var gücümüz var. öyle her şeye de bakmayalım zaten. Bazen bilgiden daha kıymetlidir uydurmak.
Sonuç olarak istemeyi öğrenmek lazım bir ara. Bazı insanlar mesela çok güzel istiyorlar. Onları inceliyorum enine boyuna. Şöyle cümleler kuruyorlar. “aşkıııııım bana şu pabucu alsanaaaaaa” ya da “kanka ya, bu gece bana takılsana lan” ya da “annecim bi 100 bin ateşlesene.” Bayılıyorum ben bu insanlara. İdolüm onlar benim. Mesela benim dilimde tercümesi şöyle oluyo bu cümlelerin. “aaaa aşkım bak şu ne güzelmiş. Hmmmm.” Ya da “kanka çok yalnızım be” ya da “para mı? Hmmm… yanımda yok ama yakında gelicek işallah annecim. Sen takma kafana.” Bu talep mercilerinin kaçının kafası basar, kaçı anlamamazlığa gelir, kaçı anlasa da siklemez bilemeyiz. Hep bir muamma, hep bir süphe. Belki bu da ayrı bir güzellik. Sürprizlerle dolu bir hayatım var yani. Oh. Ne mutlu.
Yukarıdaki cümleler olmayan insanlara hitaben tabi. zira anneme böyle bir cümle kuramam ben. Ondan bir talepte bulunduğumda yumruğunu masaya vuruyor hala “nein nein nein” diye. Artık emekli olduğunu anlatamadım bir türlü. Arada tüpçüye işkence yaptığı da oluyor mesela. Sonra “kusura bakma evladım alışkanlık” diyerek gönlünü alıyor ama olan oluyor bazen. Böyle böyle birkaç tüpçüyü telef etti. o ayrı bir hikaye tabi.
Ben şu talep ustalarına dönüyorum yine. Bunların bir özelliği de istedikleri şeyleri genelde almaları. Sanırım isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara mantığı cidden geçerli bir mantık. Ben vermeyenini pek görmedim. Ama o iki yüzünü de kara çıkarmak istemeyen talep mercilerinin iki yüzlerinde birden okunan o tiksintiye ne demeli? Ha sorarım size ustalar? Onu nasıl görmezden geliyorsunuz? Benim asıl derdim bu yani. Yoksa ben de kurarım o cümleyi. Ne var yani? Dümdüz cümle işte. Asıl zor olan ima zaten. İşte ben o içinden küfreden yüzü görürsem ne yaparım bilmiyorum. Acaba yüzlerine bakmasam olur mu? Yani “aşkıııım bana şu pabucu alsanağ” diyerek ters yöne doğru koşarak kaçsam hemen. Hem dramatik de olur sanki. “Aha delirdi karı pabuç yüzünden alıym bari” derler belki. Bilemedim. En iyisi anneme sorayım.
Sordum. “wonderbra” dedi.
dream on
barmen gençten bir çocuktu. barın asıl müdürü ise orta yaşlarda sikici bakış tabir ettiğimiz bakışlarla dolu bir sapık. adam şanslıydı. neredeyse her gece başka bir kız kaldırıyordu. zira bütün öğrenci yurtlarının bulunduğu bir öğrenci köyündeydi bar. bütün öğrenci yurtlarını bir yere toplamak hangi yarım akıllının fikriydi bilmiyoruz. o başka bir konu. kızın en yakın arkadaşı o gün ziyaretine gelmişti. onu ağırlamak için elinden geleni yapmıştı kız. her ne kadar bar sahibinden çekinse de mecburen bara da götürmüştü. zira barmene aşıktı. bar sahibinin kölesi gibiydi barmen. hep eziliyor hep eziliyordu. gözlerinde o naif acı dolu bakışlarla kıza bir kez içten bir gülümsemeyle bakması yetiyordu yine de her seferinde. sırf bu bakış için sevdiği adamın ezilip durduğu yere dönüyordu kız her gece. bu gece de farksızdı. nispeten. kızın arkadaşı fena halde sarhoş oldu. sızdı kaldı. arkadaşının üzerinde lacivert kadifeden kısacık bir elbise vardı. bar sahibi, barmenle birlikte kırmızı redneck kamyonetine bindi. kız da arkadaşıyla birlikte binmek zorunda kaldı. başka çaresi yoktu. ama yolda işler çığrından çıktı. bar sahibi eninde sonunda kıza da, kızın arkadaşına da sarkmaya başladı. kızın arabadan inemeyeceğine güveniyordu. en azından yanındaki baygın arkadaşıyla inemezdi. kız yalvaran bakışlarla barmene baktı. "hadi ama... bir şey yapmayacak mısın?" yapamayacağını belli etti barmen. çaresizdi. en azından kendini öyle sanıyordu. kız iyice sinirlendi bu basiretsiz adama. artık yolda kalmak falan umurunda değildi. arabadan indi bar sahibinin dalga geçen kahkahası eşliğinde. arkadaşını kucağına aldı. hem arkadaşından kısa hem de daha zayıftı. buna rağmen arkadaşının bir tüy kadar hafif geldiğini fark etti. rahatladı. kendisiyle gurur duydu. gurur duydukça arkadaşı daha da hafifledi sanki. yürümeye devam etti. yol bitmek bilmiyordu sanki. yine de gülümsüyordu kız. sonunda bir araba gördü onlara yaklaşan. arkadaşının mırıldanması üzerine kulağına eğildi. "merak etme. bana güven." dedi. gelen araba kasabanın beyaz öğrenci minibüslerindendi. en azından o minibüslere benziyordu. o minibüslerin yarısı kadardı. miniminibüs yani. eski miniminibüs yanına yaklaştığında gördü içindekileri. Orta Dünya'dan gelmiş dört dwarf arabanın içindeydiler. o an rahatladı kız. onlara güvenebileceğini biliyordu. elfçe "merhaba bana yardım edebilir misiniz?" dedi kız. dwarflardan biri "elf olmadığımızın farkındasın değil mi?" dedi. gülüştüler. miniminibüs güneşin doğuşuna doğru ilerlerken kahkahaları ıssız yolu şenlendiriyordu.
2 Ekim 2012 Salı
müsait bir yerde inecek var
Sırtıma kendi elcağızlarımla ördüğüm pelerinimi geçirdim. Artık hazırdım. terasa çıktım. Dolunaya doğru bakarken omuzlarımı dikleştirdim. Süper kahraman dediğin her an izleniyormuş gibi davranılmalıdır. Ben de öyle yapıyordum. Henüz beni izleyen biri olmamıştı ama elbet olacaktı. Teras üçüncü kattaydı. Atlamadan önce biraz da olsa korktuğumu itiraf etmem gerek. Sandığınız gibi bir yerimi kırmaktan falan değildi korkum. Her süper kahraman gibi benim de düşmanlarım olmalıydı bir yerlerde. Ya atlayacağım noktaya hidroklorik asit dolu bir leğen koyduysa birileri. Ya da bir hint fakiri çivili yatağını tam benim atlayacağım noktada unuttuysa. Olmaz olmazdı. Hayat sürprizlerle doluydu. Ve bu sürprizlerin çoğu pek de güzel sürprizler değildi. En iyisi temkinli olmaktı. O nedenle atlamaktan vaz geçtim. Merdivenlerden indim. Bir süper kahraman cesur olduğu kadar da akıllı olmalıydı. Geri zekalı bir hint fakirinin yatağına düşerek ölmemin kurtaracağım zavallılara hiçbir faydası olmazdı. Kapıdan çıkarken aklıma anahtarlarımı unuttuğum geldi. Ama kıyafetimde anahtar koyacak bir yer yoktu. Neden bu pelerini cepli yapmamıştım ki sanki? Alnıma vurdum nasıl bunu unuttum diye. Ama bir süper kahraman olduğum için fazlasıyla güçlü olduğumu unutmuştum.
Bayılmışım. Ayıldığımda sabah olmuştu. Bir geceyi daha kaçırmıştım. Kim bilir ne kadar suç işlenmişti bütün gece. Kim bilir kaç kurban benim adımı haykırmıştı gecenin sessizliğinde. İçeri girdim. Yapacak bir şey yoktu. Akşama kadar bir şekilde vakit geçirip hava karardığında tekrar bir kahramana aç şehrin dehlizlerine dalmak üzere evime girdim.
Bayılmışım. Ayıldığımda sabah olmuştu. Bir geceyi daha kaçırmıştım. Kim bilir ne kadar suç işlenmişti bütün gece. Kim bilir kaç kurban benim adımı haykırmıştı gecenin sessizliğinde. İçeri girdim. Yapacak bir şey yoktu. Akşama kadar bir şekilde vakit geçirip hava karardığında tekrar bir kahramana aç şehrin dehlizlerine dalmak üzere evime girdim.
metamorphosis
Tırtıllar asla asla asla kahverengi bot giymez. Tırtıl olmadığına emin oldu böylece. Peki neydi? Tırtıl gibi süründüğü aşikardı. Toprak altını üstünden daha fazla sevdiği de… yine de botları sayesinde tırtıl olmadığının farkındaydı. Botlarını bir daha hiç çıkarmamaya karar verdi. Başka bir şansı da yoktu zaten. Zira giyecek başka ayakkabısı yoktu. Yeni ayakkabı alacak parası da… neyi vardı peki? Dostları vardı. evet ya. Tırtılların dostları olduğunu sanmıyordu. Karıncaların belki. Gerçi karıncalardan da emin olamadı. Hep bir arada olsalar da iş ilişkisine benziyordu onların komünleri. Yine de tırtılların genelde yalnız olduğunu biliyordu. Derin bir oh çekti. Artık emindi tırtıl olmadığından. Ama hala ne olmadığına takılmış durumdaydı. Hatta tırtıl olmadığına… daha çok veriye ihtiyacı vardı. elindekileri iyi değerlendirmeliydi. Soruyu tekrarladı. Neyi vardı? Vermesi gereken kiloları vardı. bunun kanıt olamayacağına karar verdi. Tombul tırtıl görmüştü. Hem de çok görmüştü. Çoğu da onun gibi kısaydı. Rahatsız oldu. Hemen yeni bir şey bulmalıydı. Bulamadı. Araya yemek girdi. Önüne gelen salataya odaklandığında çoktan bu konuyu unutmuştu bile. Tabağındaki yeşillikleri kemirirken içinden “pis tırtıl, hain tırtıl, yeme yaprakları kıtır kıtır” dedi. Tırtılların hafızasının da pek iyi olmadığını, bu cümleyi neden kurduğunu hatırlamadığında anlaması gerekirdi. Tabi ki anlamadı.
Zira tırtılların hafızaları pek iyi değildi.
kır belini ali dayı
Şimdi seninle çözmemiz gereken bazı konular var. öncelikle şu manikür meselesini halletmemiz gerekmekte. Tırnaklar ruhun aynasıdır. Emel Sayının tırnakları ise apayrı bir konudur. Evlerden ırak. Hangi evlerden dersen? Laf sokmaya çalışma. Zira matrix’teki key maker’dan çok anahtarım var benim. Evler benim olmayabilir. sana burdan bir laz fıkrasıyla cevap vermek zorunda bırakma beni. Anahtarı bendedur. Gerçi tek anahtarın bende olması gerek fıkraya gönderme yapabilmem için. Tabi bir de evleri gemiden aşağıya atmam gerek. Bunu yapamayacağımı sanıyorsan yanılıyorsun. Önce diğer anahtarları çalar sonra da evleri yerlerinden sökebilirim. Bunu beklemiyordun değil mi? Ne kadar güçlü olduğum hakkında en ufak bir fikrin bile yok bebeğim. Godzilla benim yıllar önce kaybettiğim sonra tokyo sokaklarında başı boş gezinirken bulduğum kardeşim belki de. Ya da king kong beni daha iyi bir eğitim almam için seneler önce şehre yollayan babam. Belki de superman taytlarıyla dalga geçtiğim için çocukken kavga edip bir daha görüşmediğim uzaktan kuzenim. Ne biliyorsun benim hakkımda? En güzel yerimin dirseğim olduğu ve manikürsüz tırnaklarım olduğu dışında. Hiç… koca bir hiç. Konudan saptık. Öncelikle çözümlere odaklanmalıyız bence. mesela karnımızı doyurmalıyız. Ben kuru pastadan yana değilim şahsen. Şahsenem diye de isim olmaz ayrıca. Azerileri sevmem. (git gide kendim hakkında daha fazla sır verdiğimin farkında olmama rağmen alıyorum bu riski sırf bu nefretimden) yooo… Azeriler bana ne yapmış olabilirler ki? (evet gözlerimi kaçırdım) tamam tamam… yıllar önce beni bir odaya kapatıp, Uzaylı Zekiye’nin sekiz sezonunu aralıksız izlettiler. Gözlerimi otomatik portakal manyağına yaptıkları gibi açtılar. Amaçları beni de ele geçirip o meşhur Azeri türküsü “ayrılık ayrılık yaman ayrılık…”ı o yaz sahne alacağım İzmir Fuarı’nda söylemeye ikna etmekti. Daha sonra bunu birçok sanatçıya yaptıklarını ve o lanet olasıca şarkının o nedenle meşhur olduğunu öğrenecektim. Davalarında başarılı olamadıklarını söylememe gerek yok sanırım. Hesaba katmadıkları şey benim bir Uzaylı Zekiye fanı olduğumdu. Fanzin bile çıkarmıştım Uzaylı Zekiye için. Artık fanzin kalmadığından o da nesi diyebilirsin. Fanzinin ne olduğunu bilmen için punk rock ile büyümüş olman ve en az 30 yaşında olman gerekiyor. Sen anca fanpage bilirsin değil mi bebeğim? Ah bu dejenere gençlik… Yine saptık konudan. Ne yiyeceğimizi Allah’a havale edip, diğer konulara değinelim. Para bulmalıyız. Diyorum ki madem insanlar sarıldıkça oksitonin salgılıyorlar, neden insanlara para karşılığı sarılmıyoruz. Hatta ekstra ücret karşılığında omzumuza doğru hafifçe kafalarını dayamalarına da izin verebiliriz. Ama ağlamalarına dayanamam ben şahsen. (hay bin Azeri) en iyisi birimiz bu konuda çalışsın arkadan. Zira o sarılma esnasında omuzdaki ani ıslaklık hissedilmeyebilinir. Kendimizi fight club’taki bob’un memelerinin arasına sıkışmış Edward Norton’un yerinde bulabiliriz. Bob’un aslında Meat Loaf olduğunu biliyor muydun? Sen onu da bilmezsin şimdi ama Meat Loaf klasik duygusal rock şarkıları ile bir dönemin MTV listelerini altüst eden bir arkadaşımızdır. Asıl özelliği ise (berbat şarkılar yazmasının dışında) hem süresi hem de isimleri uzun şarkılar yazmasıdır. Mesela “objects in the rear view mirror may appear closer than they are” isimli şarkısının sadece adını ezberlemem 2 yılımı almıştı. O arada kendisi müziği bıraktığı için bu ezberimi hiçbir yerde kullanamadım. Gördüğün gibi hayat oldukça acımasız dostum. Neyse… anladığım kadarıyla seninle bir şey çözemeyeceğiz. En iyisi ben kurupastaların tuzlu olanlarını yiyeyim. Böyle durumlarda hızlı olmak gerek. Yoksa sadece tatlı olanlar kalabilir bana. Bunu hiç istemeyiz.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)






